NEFS-İ EMMARE ŞEHRİNDEN ÇIKIŞ

İslam tarihine baktığımızda Müslüman toplumları asırlar boyunca aziz kılan sırrın, Allah dostları etrafında kenetlenerek yaptıkları manevi yolculuklar olduğunu görürüz. Bu önermenin tersinden okunuşu da doğrudur. Zillet daima dağınıklık, maneviyat yoksunluğu, nefsin hükmetmesi, merhametin ve adaletin terki ile gelir.

Bu yolculuğu yapamayan, sonsuzluk kervanına katılamayan şahıslar/toplumlar, Mısır Azizi’nin görüp Hz. Yusuf’a yorumlattığı rüyayı yaşarlar. Yedi semiz ineğin, yedi zayıf inek tarafından yenilmesi gibi beşeriyetin güçlü yanlarını zafiyetlerine yem ederler. Zayıf şehvet ineğinin, semiz iffet ineğini yemesi gibi. Ya da kibrin tevazuu, hasetin merhameti, hırsın basireti, tamahkârlığın diğerkamlığı, gazabın adaleti, cerbezenin (hakkı batıl, batılı hak göstermek) hikmeti yiyip bitirmesi… Neticede ruh, beden altında kalıp ezilir. Nefis, kalbe hükümran olur. Ahiret alemi bilinse de dünya tercih edilir. Madde mananın, zarf mazrufun, menfaatperestlik hakperestliğin önüne geçer.

Alaca Minare Tekkesi Şeyhi Muhammed Sadık Efendi’nin (ölümü H. 1209) meşhur bir risalesi vardır. Bu eserde şeyh, nefsin derecelerini birbiri içine geçmiş birer şehir olarak tanımlar. Nefs-i Emmare Şehri eminim hepimize çok tanıdık gelecek:

Büyük ve muazzam bir fena şehrine vardım. Bunun enini ve boyunu gözle ihata etmek mümkün olmaz. Kent halkı o kadar kalabalık idi ki, hiçbir çarşısına rahat girilmez. Şehrin ortasında muazzam bir kale inşa olunmuş, kalenin burçları göklere dayanmış. Ahalisini görünce anladım ki kent halkının semaları bile karanlık bir ülkedir. Bir lokma için birbirleriyle hırlaşır, basit bahanelerle birbirini parçalarlar. Şehvet ve gazapları galib olduğundan, ateş unsurundan tabiatları icabı mağlup ettiklerini katlederler. Hırsızlık, çekiştirme, iftira, içki, yalan ve gıybet, sürüp giden adetleri olup, zerre kadar Allah(c.c)’dan korkmazlar. Bu büyük günahları işleyenlerin çoğu Müslüman, hatta bazıları da âlimlerdir. İyiyi emr, kötüyü men (emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker) eden âlimler, vaizler ve iyi insanlar dahi bu kentte zuhur etmiş olup, amma bu Nefs-i Emmare şehri ahalisiyle hiçbir şekilde uyuşamayıp, bahis konusu şehrin ortasındaki kaleye hicret ederler. Şehrin âlimleri  bana “Bu şehrin ismi Nefs-i Emmaredir. Burası gaflet ve karanlıklar ülkesidir. Sultanımız akl-ı meaştır (dünya menfaatlerini düşünen akıl).” Tebaasını sordum. Onların bana haber verdiğine göre tüm kötü huylar ve kötü huylular, Akl-ı Meaş denilen padişahın hizmetçileri ve sırdaşları olmuşlar. (…)

Nefs-i Emmare Şehrinde, ya da ülkesinde büyük günahları işleyenlerin çoğu Müslümanlardır diyor Şeyh Sadık… Bu şehirden nasıl çıkılır? Şehrin halkı kendini hesaba çekmeyi başarıp Nefs-i Levvame şehrine yönelmeden, rüyalarını yorumlayacak bir Yûsuf bulup, tedbir almadan, irade ortaya koymadan çıkabilir mi?

Belki bütün yolculuk, nefsimizin emmare olduğunu, yani kötülüğü emrettiğini kabul etmekle başlıyor. Ene’den vazgeçmeden Hüve’ye (ben’den O’na) varılmıyor çünkü. Maneviyatı hedeflemeden yola çıkan insanın vardığı yer yine kendisi oluyor. Bu yüzden Bediüzzaman lûgatlerden farklı olarak, manen terakki edemeyenlere “avam” diyor. “Biliyorum” zanneden, ama bilmediğinin dahi cahili olanlara ise “echel”.

Toplumsal benlik inşasının Muhammed İkbal’in tanımladığı şekliyle iki temel aşaması var. İlki. benlik kazanma. İkbal buna esrar-ı hodi diyor. İkincisi kazanılmış benlikten vazgeçme: Esrar-ı bîhodi. İkbal, âlem-i İslam’ın ızdırabını anlatır, çare ararken, yaşanan inkırazın asıl nedenini kaybedecek bir benliğe bile sahip olmamak olarak tanımlıyor. İlim, marifet, kültür ve ahlak olmadan benlik inşaası bir vehimden ibaret kalıyor. Varlığa merhameti, insana hürmeti olmayan birinin “inanıyorsanız üstünsünüz” ayetine dayanarak vehmettiği üstünlük gibi. Ya da eğitimsiz birinin, sırf bir ırka mensup olduğu için bir üstünlük devraldığını düşünmesi gibi. Böyle bir var olma biçimi, kaçınılmaz olarak değillemeye mecbur kalıyor. Kendini başkalarına nispet ederek, onları ötekileştirerek, düşmanlaştırarak ya da aşağılayarak üstünlük iddiası taşımaya başlıyor.

Benlik inşasının ikinci aşaması ise kazanılmış benlikten vazgeçmek. Tevazu, olgun bir başağın boynunu bükmesi gibi, benlik kazanmak, ama o benliği taşa çalıp kırmak. Kemali, mutlak kemal sahibine verip kulluk vasfına bürünmek… Aşağılık kompleksi ise vazgeçecek bir benliğe sahip olamama hali. Var’a nispet edilecek bir vasfı olmadığı için yok’u varlık rengine boyamak… Gururla vakar, cömertlikle israf, cimrilikle iktisat, temkinle korku, gözü karalıkla cesaret gibi aslında birbirine zıt daha nice vasfı aynı bağlamda düşünebilirsiniz. Çizgi çok ince… Dairenin en uzak iki noktası, aynı zamanda en yakın iki noktası. Karıştırmak, tevil etmek mümkün.

Âlem-i İslam hâlâ İkbal’in ızdırabını çektiği dertlere müptela. Şehirlerimiz Şeyh Sadık’ın anlattığı Nefs-i Emmare şehri. Üstelik sığınacak yüksek kalelerimiz de yok. O şehirlerin içinde kalmak, halkın içinde Hak’la beraber olmak zorundayız. Öyleyse yeniden Şah-Geylani’nin, Şah-ı Nakşibendî’nin, Hasan Şazelî’nin, Ahmed Bedevî’nin, Ahmed er Rıfaî’nin, Bediüzzaman’ın… ve çağın alimlerinin etrafında kenetlenme vaktidir. Gayretten öte azığımız, duadan gayri sermayemiz mi var?

(6 Kasım 2015, Cuma)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s