İSYAN AHLÂKI VE RUH KÖLELİĞİ

“İsyanı olmayanın ahlâkı olmaz” der Nurettin Topçu ve “isyan ahlâkı”nı yanlışa, eğri büğrüye karşı bir iç infial, bir karşı koyuş olarak tanımlar.

Eğer bir toplumda isyan ahlakını taşıyan, yani ıstırabı istirahate tercih eden birileri varsa esaretin yanında hürriyet de vardır ona göre. Kalabalıklar, halkı kendi sefaletlerinden kurtarmak isteyen bu kahramanları, her devirde ateşe veya darağacına yollamaktan hoşlansalar da bu, onların tavrını değiştirmez ve kuvvetini artırmaktan başka bir işe yaramaz…

Bugün, ıstırabı istirahate tercih eden kahramanlara çok ağır bedeller ödetildiği “ahlâksız ve hürriyetsiz bir toplum”dan söz ediyor olmak hatırlattı bana rahmetli Nurettin Topçu’yu.

Şahitlik ettiğimiz, tam bir “kendi sefaletinde boğulma” vak’ası.
Muktedir ile onun ezip aşağıladığı halkı arasında, giderek derinleşen, marazi aşk ilişkisi…

Kur’an-ı Kerim’de firavun ve ona itaat eden halkı üzerinden anlatılan hastalık. “Ruh köleliği” olarak teşhis edilebilecek bir psikopatoloji…

MUTLAK HAKİMİYET İDDİASI

Firavunluğu Kur’an terminolojisi ile “mutlak hakimiyet iddiası”nı tanımlamak için kullanıyorum.

Firavun, bir prototip. Zulüm, baskı, zorbalık ve despotizmin simgesi. Yeryüzünde kendinden başka kanun koyacak ve itaat edilecek hiçbir güç, sözü dinlenecek hiçbir kimse kabul etmeme kibri. Hangi asırda, hangi din veya milletten olursa olsun. Ölçüsü kime uyarsa uysun….

Bir de Kur’an ifadesi ile, “mele”ler, olarak tanımlanacak bir zümre daha var ki o da, Firavun’un işbirlikçileri.

Bir adamın tek başına mutlak hakimiyeti devam ettirmesi mümkün olmadığı için kendisine ayrıcalık tanınmış “seçkinler” grubu. Halkı ruhen köleleştirmekle birinci derecede görevli olanlar:
Firavun’un etrafındaki aristokrat sınıf, büyük sermaye sahipleri, kaba kuvvet temsilcileri, üst düzey bürokratlar, halkı ifsad etmekle görevli aydın görünümlü fikir adamları, heva ve heveslerinin esiri bazı sanatçılar, sözde din erbabı ve onlarla çıkar ilişkilerine girmiş kimselerden oluşan topluluk.

Firavun sık sık etrafındaki bu zümre ile birlikte anılıyor İlahi Beyan’da.

FİRAVUN’UN KAVMİNİ KÜÇÜMSEMESİ

Kur’an-ı Kerim’de Firavun için, “O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 54) buyruluyor.

Ayette geçen “istehaffe,” yani küçümseme kelimesi cümleye, “Firavun, kavmini aşağıladı. Onları sıradan insanlar yığını ve basit halk kitlesi olarak gördü. Herbirini birer köle telakki etti.” anlamları yüklüyor.

Bununla birlikte, aynı kelime tefsircilere göre bir değiştirmeyi ve dönüştürmeyi de akla getiriyor. Yani, Firavun, kavmini öyle ezmiş, o derece sindirmişti ki, artık hiç kimsede kendi ayakları üzerinde doğrulma ve kendi olarak isbat-ı vücut etme gücü kalmamıştı. O toplumda insana saygıdan, vicdan hürriyetinden ve insanî değerlere hürmetten bahsedilemezdi.

Mü’minlerin, “Allah neylerse güzel eyler” demelerine bedel, o toplum fertleri de adeta “Firavun ne yaparsa güzel yapar, ne emrederse doğruyu emreder,” diyor ve Firavun’un emirlerine harfiyen uyuyorlardı.

Firavun hem onları hafife alıyor ve küçük görüyor, hem de melelerinin yardımıyla bu küçüklük duygusunu onların ruhlarına işliyordu.

Ayetin devam cümlesi de halkın aşağılanmışlığa alışıp köleliği karakter haline getirdikleri için Firavun’a itaat ettikleri anlamını pekiştiriyor.

BİLMEDİĞİNE SABRETMEK

Kanaatimce aşağılanmış kitlelerin diktatöre sadakatlerinde bir tuhaflık yok. Tuhaf olan, ruhen köleleştirilmiş bir halktan özgürlük mücadelesi beklemek.

Belki gerçekten on beş yıl önce fırınları, buzdolapları yoktu. Belki vardı da onlara yok geliyordu; çünkü muktedirle var oldular.

En nihayetinde Tanzimattan beri genleriyle oynanan bir toplumdan söz ediyoruz. Önce ezilerek, sonra da ezikliği kabul ettirilerek küçük olmaya ve küçük kalmaya alıştırılmış bir toplumdan…

Ayrıca kişinin bilmediğine sabretmesinin kolay olduğunu da unutmayın.
Onlar bilmiyorlar, kayıplarını yerine koyamayacaklarını. Yırtığın büyüyüp yamanamaz hale geldiğini. Kıralın çıplak, muktedirin iktidarsız olduğunu.
Bir Firavun’a “İslam Halifesi” dediklerini bilmiyorlar…
Kayıplarını kazanç, zilletlerini izzet sanıyorlar.
Helak edilen kavimlerle aynı güven içerisinde, kendilerini uyaranlara, “Bizi tehdit edip durduğun o azabı getir de görelim! (Hud, 32, Araf, 77) diyorlar.

SABRI ÇETİN OLANLAR

Sabrı çetin olan sizsiniz, çünkü bildiğinize sabrediyorsunuz.
Biliyorsunuz, Firavun’un ve melelerinin “yıkmakla vazifeli” olduğunu.
Rejimin diktatörlük, muhalefetin iktidarı meşrulaştırma aracı, “seçim”in seçimsizlik, vaadlerin de yalan olduğunu.

Biliyorsunuz, ülkenin enkazının bugün zafer naraları atan gafillerin üzerine yıkılacağını. Sizin için kaynatılan kazanları, çevirilen dolapları biliyorsunuz.
Göre göre, bile bile sabrediyorsunuz.

Hazreti Ali gibi, “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim!..” demeyi öğreniyorsunuz.

Öğrenmek zorundasınız da!… Çünkü ancak Allah’ın ipine sımsıkı sarılan, dosdoğru yürüyen ve hadiseleri iman ölçüleriyle değerlendiren hakiki müminler, diktatörün hafife almaları karşısında izzet ve iffetlerini koruyabilirler.

İsyan ahlakının esaretten ve ölümden korkmayan kahramanları…

(29 Haziran 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

MÜNAFIKLIK PARADOKSU

“Theseus, Grek mitolojisinin yiğitlerinden, anlı şanlı yiğitlerinden biri. Girit labirentlerindeki Minotaur’u Ariadne’nin yardımıyla [labirentte yolunu yitirmesin diye bir yumak yün verir ona] öldürüp Helenleri büyük bir beladan kurtardığında, bir kahraman olarak karşılanır.

Atinalılar onun bu yiğitliğinden o kadar memnun kalırlar ki, Theseus’un Girit’e gidip döndüğü gemiyi bu yiğitliğinin karşılığı olarak korumaya karar verirler. Limanda demirlemiş geminin durdukça çürüyen ahşabını da değiştirir, her defasında eski tahtalarının yerine yenisini koyarlar.

Bu böyle sürüp giderken, Atinalılar arasında bir tartışma başlar, Plutharkos bu tartışmayı şöyle aktarıyor: “Bir süre sonra bazı Atinalı’lar geminin Theseus’un gemisi olmaktan çıktığını, yeni ve bambaşka bir gemi olduğunu savunuyor, bazıları da onu Theseus’un gemisi olduğunu öne sürüyorlardı.” (Hilmi Yavuz’un anlatısıyla)

“İSLAMCI ZİHNİYET” GEMİSİ

Öyle zannediyorum bugün muhafazakar kitlenin, kendilerine iktidar zaferi kazandırdığı için koruma altına aldıkları “İslamcı zihniyet” Theseus’un gemisinden başka bir şey değildir. Geminin iddialarla inşa edilmiş herbir tahtası menfaatler karşılığında defalarca değiştirilmiş, öyle ki değiştirilmedik çivisi dahi kalmamıştır.

Muktedirlerin itiraflarına ve reel göstergelere aldırmadan onun aynı gemi olduğunu savunan fanatikler hala var. Fakat zulmü meşrulaştırmakla görevli tüm fetvacılara rağmen, artık o geminin parçalarını ilk bindikleri gemiyle tevil etmekte zorlananlar çoğaldı.

“Gemi, son çivi çakıldığında mı Theseus’un gemisi olmaktan çıkmıştı, yoksa ilk tahta söküldüğünde mi o artık Theseus’un gemisi değildi?” diye sorma sırası aldatıldığının farkına varanlarda.

Fakat ne yazık ki, bu farkına varış ekseriyet itibariyle vicdani bir uyanış değil.

Tartışma büyük ölçüde kim kimden daha şirret, geminin enkazı kimin üzerine kalacak, din tüccarlarının hakim olduğu bir pazar ne satılarak ele geçirilecek seviyesinde cereyan ediyor.

Muktedir halkını o kadar çok kandırmış ki, artık kendini gizlemeye üşeniyor. Düşen maskeler ardında görünen yüzler tarafgirleri bile ürkütüyor. Vaadler tekrar edilip durmaktan eskimiş. İtiraz sesleri gemiyi terk edenlerden çok çaktığı çivinin parasını tahsil edemeyenlerden yükseliyor. Alternatif bir Theseus gemisi arayışı içerisinde olanlar “rejim muhafızları” tarafından önce nankörlükle sonra da ihanetle suçlanıyor.

MÜNAFIĞIN ÇELİŞKİSİ

Zaten münafıklık bir anlamda hakikatin içerisinde durup hakikati yalanlamanın paradoksu değil mi?

İlahi olanı değersizleştirmenin, beşeri olanla değiş tokuş etmenin.
Siyaseti dinin, muktedirlerin yalanlarını ilahi beyanın yerine koymanın. Nuh’un gemisinin tahtalarını söküp yerine yavaş yavaş Truva atının tahtalarını çakmanın…
Şehit cenazesine yaslanıp nutuk atmanın. Kendi kurguladığı darbeyi Allah’ın lütfu olarak karşılamanın. Aldığı emri yerine getiren mazlum bir harbiye öğrencisini müebbetle cezalandırmanın…

Münafıklardan bahseden surenin ilk ayetinin “münafıklık paradoksu”na ilişkin olduğunu hatırlayın:
“Münafıklar sana geldiklerinde: “Biz, senin Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik ederiz.” derler. Allah da senin Kendisinin elçisi olduğunu elbette bilir. Bununla beraber, Allah, onların bunu söylerken yalan söylediklerine şahitlik eder.” der Allah.
Yani münafık doğruyu da söylese yalan olarak söylemektedir.
O, önce kendi kendinin yalancısıdır. Sonra kendi yalanının ifşacısı. Kendi ifşasının inkarcısı. Kendi inkarının inkarcısı…

Bu yüzden, bütün münafıklar iftiracıdır. Ve totaliter rejimlerde muktedirler attıkları iftiralarla kendi halklarını da yavaş bu paradoksun içine çekerler.

DİNDARLARIN DİLEMMASI

Bazı Nurcuların, içinde dokuz cani, bir masum olan gemiyi batıramayacaklarını öngören uhuvvet risalesini okumaya devam ederken gemi batırmaya da doyamamaları bir paradokstur mesela.

Sermest-i aşk olan Mevlana’nın adını dilinden düşünmeyenlerin nefret söylemi bir paradokstur.
İslamcıların değil, ama ehl-i tasavvufun yüzlerindeki ve dillerindeki küfür ve huşunet bir paradokstur…

Camiye gidip gelenler, muktedirin hırsız olduğunu bilir, fakat dürüstlüğüne inanır. Yalanın haram olduğunu bilir, ama yalan söyleyeni alkışlar. Ahlaken kokuşmuşluklarına alenen şahitlik etse de, yöneticilerinin ahlak bekçisi olduğuna ikna olur.
Namaz kılmayanlardan namaz, gözyaşı kurumuşlardan merhamet dersi alır…

Ve bu, Allah’ın tayin ettiği bir vakte kadar böyle sürüp gider.. Her cemaat, her tarikat, her fikir ayrı ayrı sınanır.

O ARADA

Rejimin demokrasi olmadığı, bütün kurumların çöküşüyle açığa çıkar. Kültür ve tarih yağmalanarak tüketilir. Ülkede paraya tahvil edecek değer kalmaz. Edenler bulduklarından memnun kalmadığı için suskun şikayetler toplumsal sıkışmalara sebebiyet verir. Homurtular yükselir. Yargılanmaktan ölümüne korkanlar “Din elden gidiyor!” çığırtkanlığına sığınır. Muktedirlerin diyet borcu olduğu alacaklılar kapıları aşındırır. Çatışmalar kışkırtılır…

O arada masumiyet ülkeyi terk etmiş, mazlumlar gördükleri zulümle cebren bu fasit dairenin dışına itilmiştir.

Son sahnede, kim bilir kaç yıldır yuvarlanan bir kayanın cehennemin dibine düşerken çıkardığı uğultu işitilir…

(22 Haziran 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

İYİLİK ÖYKÜLERİNE TUTUNMAK

Ne çok insan tanıyoruz artık.
Ne çok insanı hikayeleriyle tanıyoruz.
İsimler emanet ediliyor bize her köşede.
Dualar biriktiriyoruz.
“Oğlum on sekiz aydır içerde. Mahkemesi var, dua edin” diyor, ciğergâhından kopan “âh”la yaralı bir anne. Birden onun evladı sizin evladınız, onun duası sizin duanız oluveriyor. Geceler boyunca dilgir oluyorsunuz.
Gözü yaylı bir kadın, tefriciye dağıtmaya çalışıyor, hapisteki kocası için. Bir diğeri Meriç’ten geçmeye çalışan kardeşi için Fetih okumanızı istiyor.
Ve liste uzayıp gidiyor.
Dua ettiğiniz herkes âşinânız oluyor. Size dualarını emanet edenler de… Simaları unutuyorsunuz, ama hikayeleri unutmuyorsunuz.
Burada olmasa da başka bir âlemde elbette… diyorsunuz.
“Sen o musun?” diye sorduklarınız oluyor ara ara. “Sen Yusuf musun? Hiç tanımadan, kim olduğunu bilmeden geceler boyu dua ettiğim. O sen misin?”
Nasıl bir sevinç Allah’ım!..
Varlığın en derin sancısıyla sarmai dolaş, nasıl dupduru bir lezzet!..
Cehennemin bir adının da “firak,” yani ayrılık olduğunu düşünüyor, Cennet’i vuslatların bitimsiz hazzıyla yeniden tanımlıyorsunuz.
“Darısı tüm kardeşlerimiz, tüm masumların başına.” deyip ağlaşıyorsunuz karşılıklı.
Üzerinize rahmet yağmurları yağıyor.

Mektupları okuyup “görülmüştür” diye damgalayan görevlinin kendilerine, “Ben size yedi sayfadan fazla yazmayın demedim mi? Bıktım sizin aşk mektuplarınızı okumaktan!” diye çıkıştığını anlatıyor, hapisten yeni çıkan bir “abi,” gülümsüyorsunuz.
Eşinin, “Ben içeride çok inceldim” cümlesini “zayıfladım” olarak anlayıp endişelenen ablayı hatırlıyorsunuz. Sonra o ablanın endişesinin, yirmi yıllık eşinin ilan-ı aşkıyla nasıl hayrete dönüştüğünü…

“Bakma kötülüğün saltanatına.” diyorsunuz, soran olursa, “Hizmet varsa iyilik de, var ümit de!”

Sıladakiler, uzaklaşan yakınlarının dehşetini; gurbettekiler, hiç tanımadığı bir ülkenin vahşetini duysa da ruhunda, dehşet ve vahşetleri ülfet ve ünsiyete çeviren bir Rahmet eli var.
İhtiyacını hissettiği komşusuna, “Bahçendeki kayısıları topla, tezgahta satayım” diyen pazarcılar. Kirasını ödeyemeyen mağdurun kulağına, “Endişe etme, geçecek bugünler.” diye fısıldayan ev sahipleri. Hapse girerken “çocuklarımı meyvesiz bırakmayın” diyen öğretmenin evini manava çeviren komşular var.

Var. Halâ var.
Mazlumlara yardım etmek için mantı, gözleme satan ablalar. Kaç aile geçindirebilirim derdiyle oturup kalkan abiler. Zalimin her türlü esbab-ı cefasını toplayıp geldiği zamanlarda bile dağılıp çözülmeyen civanmertler. Canından vazgeçip iyilikten vazgeçmeyen “yürek yemişler” var… “Gayet az ve zayıf”lar. Ama şükür ki varlar.
Değil midir ki ihlas, en büyük kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en sağlam bir dayanak noktası, insanı maksadına ulaştıran en kerametli vesiledir…

Kaderin üstünde bir kader var.

HEP AYNI DUANIN İÇİNDEYİZ

Pek çoğu itibariyle, dünyanın bir ucunda kendilerine yana yakıla dua eden birilerinin olduğunu biliyorlar.
Dik duruşlarıyla dikleştiğini omuzlarınızın. Gördükleri rüyalarla teselli bulduğunuzu… Hikayeleriyle avunduğunuzu…

“Ben içerdeyken sen?…” diye başlayan olursa cümlesine,
“Neredesin, diye sorma” diye cevap veriyorsunuz içinizden, “Sen neredeysen ben de ordayım. Birimiz zindanda, birimiz gurbette olsak da, ikimiz de seccadedeyiz.
Yüzümüz aynı yöne dönük. Kalbimiz de…
Sesim senin sesin. Gözyaşlarımda sen varsın.
Senin nazarınla seyrediyorum senden esirgenen kainat meşherini.
Senin çocuklarınla paylaşıyorum ekmeğimi.
Yolum da sensin, yoldaşım da.
Derdim de, çabam da sana dair.
Hep aynı duanın içindeyiz. Aynı büyük hikayenin….”

İYİLİĞE MANİ OLAMAZSINIZ

Hala etrafınızda zulümden yana cümleler kuran varsa, kelimelerin hükmü kalmıyor artık.

Cahilleri baştan savuşturmanın en kolay yolunu deniyor, onları suizanları ile baş başa bırakıyorsunuz.

Bir mahşer uyanıklığına sakladığınız kelimelerinizi sakince tekrar ediyorsunuz: Kötülüğü aklileştirebilirsiniz ama vicdanileştiremezsiniz.

Cürmü yasallaştırabilirsiniz, ama meşrulaştıramazsınız.
Zulme rıza gösterip de masum kalamazsınız.
İnsanlara işkence edebilir, döve döve öldürebilir, yine de iyiliğe mani olamazsınız. Ellerini kollarını bağlasanız da iradelerini ellerinden alamazsınız.
“Ne kadar kibirlenirseniz kibirlenin, ne yeri yarabilir, ne de dağların boyuna erişebilirsiniz.” (İsra, 37)
Zalim seviciliğe, güce tapıcılığa devam ederseniz, azap size hiç fark edemediğiniz bir yerden gelir. Allah binalarınızı ta temellerinden yıkar, üstünüzdeki tavan tepenize çöker de ne olduğunu bile anlamazsınız… (Nahl, 26’dan)

BİR İYİLİK HİKAYESİ HATIRLARSINIZ

Kahrı ve hüznü dağıtacak bir iyilik hikayesine tutunmak istiyorsunuz.
Hazreti Hubeyb’in hayali canlanıyor gözünüzde birden. Elleri koları bağlı, idam sehpasına götürülürken düşmanın kini ve nefreti karşısındaki umarsızlığı. Kendi karakterinin gereğini sergilemek için fırsat kollayışı.
“Şu anda, senin yerinde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasını ister miydin?!.” sorusuna, “O da ne demek? O’nun mübarek başından, o güzelim, o öpülesi saçlarından bir tanesi kopacaksa, bin Hubeyb’in canı fedâ olsun!..” diye cevap verişi…
Kim bilir, Mekke’nin fethinde Müslüman olan müşriklerin kaç tanesinin şuuraltında bu sahneye şahitlik etmişliğin tesiri vardır, diye düşünüyorsunuz.
Benzer hikayeler üşüşüyor zihninize, daha yeni yaşanmış ve yaşanmakta olan.
Yeni dinlediğiniz bir iyilik öyküsünün içerisinde kayboluyorsunuz.

(17 Haziran 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

KÜÇÜK DESPOTLUKTAN BÜYÜK DİKTATÖRLÜĞE

Bediüzzaman’ın Ramazan Risalesi’nde naklettiği bir hadis-i şerif’te, Allah nefsi yaratır ve ona sorar:
“Sen kimsin, Ben kimim?”
Nefsin cevabı nettir: “Ben benim, Sen de sensin.”

Allah, bu kez nefse türlü türlü azaplarlar çektirir. Cehenneme atar ve aynı soruyu yine sorar. Nefsin cevabı değişmez.
“Ene ene, ente ente.”
Hangi tür azabı görse enaniyetinden vazgeçmez.

En nihayetinde Allah, nefsi aç bırakır ve sorusunu yineler:
Nefis, bu kez yola gelmiştir. “Sen benim Rahim Rabbimsin. Bense Senin aciz bir kulunum.” diye cevap verir…
Görünen o ki nefis Rabbini tanımak istemiyor. Müstakil olmak, keyfince hareket etmek istiyor.
Ramazan-ı Şerif orucu öyle olağanüstü, mucizevi bir iksir ki, hiçbir şeyin nefis üzerinde icra edemediği tesiri icra ediyor ve nefsin firavunluk cephesine darbe vuruyor. Tozunu alır gibi kibrini alıyor. Aczini, zaafını, fakrını gösteriyor, kul olduğunu bildiriyor. Yalandan, gıybetten, iftiradan, kinden, nefretten, hasetten geri çekiyor. Çekmezse bütün bütün rahmetten kovup uzaklaştırıyor:

“Cebrail (as) geldi ve ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim.” diye buyuruyor Efendimiz (sav).

NEFSİN KIRALLIĞI

Hadis-i şerif, açlığın insan mahiyetindeki tesirine vurgu yaparken nefsin cibilliyeti hakkında da önemli bir bilgiyi deşifre ediyor: Nefis küçük bir despot.
Fakat onun despotluğu “Ben benim”le sınırlı kalmıyor. İrade ve duyguların hakimiyetini ele geçirir geçirmez genişlemeye ve etrafındaki her şeyi “sen de benimsin” diyerek yutmaya başlıyor.

Göz hizasından baksa hemcinslerine duyacağı şefkat, büyüklendiği için tahakküme dönüşüyor. Okulda arkadaşları, evlendiğinde eşi, çocukları, işyerinde emri altında çalışanlar üzerinde baskı kurup önce kendi küçük krallığını ilan ediyor, sonra da onu genişletmenin yollarını arıyor.

Ortam elverişli ise o küçük despot büyük bir diktatör olmaya doğru adım adım, bazen de koşarak, ilerliyor. “Ben olmazsam siz de olmazsınız, efendiniz, kurtarıcınız benim” diyor.

KİTLELERİN KÖLELEŞTİRİLMESİ

Hadis-i şerifin işaret ettiği çok ince bir sır daha var ki, fevkalade önemli; nefsin suistimale, yani başkalarının peylemesine açık oluşu.
Akılları ile çocuk, şehvetleri ile hayvan, kibirleri ile Karun, cehaletleri ile Hâman; talepleri ile muhteris, kabiliyetleri ile kifayetsiz, azgın ve sapkın kitlelerin açlıkla köleleştirilebileceği.
Mide doyuyor en nihayetinde, ama kalp tatmin olmamışsa göz doymuyor. Tamah, Allah’a değil, dünyayı vadedene “Sen benim Rabbimsin ben de Senin kulunum” dedirtiyor. Hangi asırda olursanız olun, dünya için ahireti, menfaat için ahlaki değerleri feda edenleri alıp karanlık bir zamana fırlatıyor. Bedevi kavimlerin arasına katıp, puta tapanlarla yan yana hizalıyor.
Asıl kıyametse “Ben sizin efendinizim.” diyen despotlarla, “Karnımı doyuran efendimdir.” diyen köle ruhlu kalabalıkların buluşmasıyla kopuyor. Halkların zilleti, muktedirlerin kibir ve tahakkümünü besliyor. Aralarındaki uyum, onları bir zulüm makinesine dönüştürüyor.

Doyması olmadığı için durması da olmayan, şerri sürekli yeniden üretip dolaşıma sokan büyük ve günahkâr bir bedene.

YED-İ BEYZA

Bir de bu zulüm şahs-ı manevisinin Müslüman bir toplumdan evrildiğini düşünün!..
İşte, 1960 yılının Kadir Gecesi’nde, Urfa’da ruhunun ufkuna yürüyen Bediüzzaman’ın vefatından 40 yıl evvel gaybi işaretlerle dolu ed Dâî (Duacı) isimli şiirinde haber verdiği büyük yıkım. Kendi yıkılmış mezar taşının dahi ağlayacağını söylediği İslam’ın hüsranı. Fakat aynı şiirde fısıldadığı bir sır daha var Hazreti Pîr’in: İstikbal semalarının “yed-i beyza-yı İslam”a teslim olacağı ümidi.

Yed-i beyza, Hazreti Musa’nın nurefşan eli. Firavun karşısında gösterdiği mucize. Hazreti Mûsâ, ailesiyle birlikte Medyen’den dönerken dağda gördüğü ateşe yaklaşır. Allah ona hitap eder ve kendisini elçi olarak seçtiğini bildirir. Ardından elindeki asâyı yere atmasını ister ve asâ yılana dönüşür. Daha sonra elini koynuna sokmasını, onu çıkardığında kusursuz bembeyaz olacağını haber verir.

“Bu iki şey, senin Rabbin tarafından Firavun’a ve onun çevresindeki seçkinlere gönderilen bir elçi olduğunu gösteren alâmetlerdir” der. (Tâhâ 22; Neml 12)
Ayet, tüm asırların firavunlarına ve nefs-i emmare toplumlarına karşı inanan insanlara iki yöntem öneriyor. İlki sihirbazların oyunlarını bozacak, bütün yaldızlı yalanları yok edecek bir “hakikat asâsı”. İkincisi de “yed-i beyza.” Yani harama uzanmamış bir elin aydınlığı.

Asa-yı Musa inancın dönüştürücü gücüyse yed-i beyza ahlakın ışıltısı. Hakkı batıla karıştırmamışlık. Katışıksızlık, bulaşıksızlık, duruluk. Göz kamaştıran bir istikamet. Heder edilmemiş istidat ve kabiliyetlerle kat edilecek yürek mesafesi. Dünyanın her yanına uzanan iyilik eli. Yaşatma sevdası…

Bediüzzaman’ın istikbal semasının İslam’a teslim olacağını işaret ederken yed-i beyza vurgusu yaptığına göre o nurefşan eli de, İslam başlığı altında fecaatler işleyen karanlık elleri de görüyor olmalı.

Madem Süfyaniyet asrındayız, Allah’tan gayrısına kul olmamak şiarımız, Bediüzzaman’ın gözyaşları akarken beslediği ümit Kadir Gecesi duamız olsun.

(8 Haziran 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

ATEŞE ATILIP GÜL BAHÇESİNE DÜŞENLER

“Hazreti Ömer zamanında bir yangın oldu.” diye anlatmaya başlıyor Hazreti Mevlâna. Sonra kelimelerinin yüzünü bizden yana çevirip devam ediyor:
“Ateş, taşları bile kuru ağaçlar gibi yakmaktaydı. Yapıları, evleri yakmaya, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmaya başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı! Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar, yangın inada gelip alevini artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.

Halk Hazreti Ömer’e yüz tuttu, koşa koşa gidip, “Yangınımız suyla sönmüyor?” dediler. Hazreti Ömer, “O yangın, Allah alametlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şuledir. Suyu bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tabi iseniz cimriliği terk edin” diye cevap verdi.

Halk, Hazreti Ömer’e, “Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz” diye itiraz etti.
Hazreti Ömer dedi ki,“ Siz, âdet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık olmadınız. Övünmek, görünmek için cömertlik etmektesiniz. Allah korkusundan, niyazdan değil!”

Mal tohumdur, her çorak yere atma ki, o aynen yol kesen haydudun eline kılıç vermek gibidir. Din ehlini kin ehlinden ayırt et. Hakla oturanı ara, onunla otur!
Herkes, kendi yakınına cömertlik gösterip mal, mülk verir. Nadan kişi de bu suretle bir iyilik yaptığını sanır.”

ZÜLMÜN YANGINI

Hasislikten çok hissizlik ateşinden bir şuleydi, “ahir zaman yangını.”

Suyun bile ondan korkup çekindiği, akıllı kişilerin aldıkları tedbirlerin yetmediği bir “kötülük nârı”ydı..
Hani, “Ateş sendendir” diyordu ya Fütuhât’ta, Hazreti Muhyiddin. “Kötülüğünle onu tutuşturur, iyiliğinle de söndürürsün. Ateşin yalımını gördüğünde hızla kaçarsın. Halbuki zulmünle onu sen inşa etmektesin.”
Yürek yakanlar yaktıkları yüreğin ateşini, kan dökenler tüm insanlığı öldürmüşlüğün ateşini, susanlar zulme rıza göstermişliğin ateşini toplayıp gelmiş, eşi benzeri görülmemiş bir yangın çıkarmışlardı.
Halk, içine öfkelerini, şehvetlerini, iftiralarını attıkça ateş yükseldi. Muhabbetin çekildiği yürekleri kuru kütükler gibi tutuşturdu.
Tüm ülkeyi sardı, etrafa yayıldı.
Hicaz’daki kıvılcımlar Basra’daki develerin boyunlarını aydınlatacak hale geldi. Yangından öyle bir duman çıkıyordu ki, içinde kalanlar zükkam (ahir zaman nezlesi) oluyor, burunlarını silmekten başka bir şey yapamıyorlardı. Çevrelerini göremiyor, etraflarına bakamıyor, hadiselerin hikmetlerini okuyamıyor, yananlardan haberdar olamıyorlardı.

ZAMANIN NEMRUTLARI

Yangını başlatanlar zamanın Nemrutlarıydı. “Zulmü âdet haline getirdikleri için üzerlerine azap salıverilmiş,” (Araf, 162) hodendiş putperestler.
Allahu tealâ, hâşâ, Allahlığını onlara vermiş gibi davrandılar.
Dünyayı, önüne geleni yutmak için mekan, güreş tutmak için meydan, kendini satmak için pazar sandılar.

Yol kesen haydutların ellerine kılıç verdiler. Din ehli olamadıkları için kin ehli oldular. Hakla oturanların canlarına ve mallarına kast ettiler.
Onlara lazım olan bir damla suydu, deryayı kirlettiler.
Bir dâne için ambarı yele verdiler.

Canını aldıklarının ömrünü de alacaklarını sandılar. Yoksulun sofrasından ekmeğini çaldılar.
Âlemi bîzar ettiler.

“Hak sillesinin ne sedası, ne devası, ne de davası olur…” der erenler. Ateşin ta kendisi olduklarını, kıpkızıl korlara dönüştüklerini görmediler. Görmediler, konuşurken ağızlarından saçılan ejderha yalımlarını… Kendi eşlerinin, çocuklarının tutuşup yandığını.

Masumiyet, o zalim kavmi çoktan terk edip gitmiş, mahiyeti “odun” olanlar yana yana kül olmuştu.

SEMENDER TIYNET OLANLAR

Hakikat yolcularına gelince…
Onlar için kaderin tayin ettiği bir “sınanma”ydı zulmün ateşi.
Odunu kül eden aynı ateş deneyimi, insan olanı kul ediyor; ancak pervâne gibi yanan, yanmada derman bulanlar kötülüğün hararetinden korunabiliyordu.
“Ölümden daha büyük acılar tadanı ölümle korkutamazsınız.” diyordu, Meriç’ten geçip gelen bir dost. “Kim bilir kaç kere ölüp ölüp dirilmiş olanı hapisle, işkenceyle, açlıkla tehdit edemezsiniz.”
Madem, İbrahim meşrep olanlar, yani kâmil bir imanla “hasbünallah” (Allah bize yeter!) diyebilenler için ateşe ezelde verilmiş, “Serin ve selametli ol” emri vardır.
Ve madem “nar nuru yakmaz”, öyleyse nuraniyet ancak ateşle tecrübe edilebilir. Hazreti Mevlânâ’nın “Ateşe gir de ateş içinde gül ve yasemin bulan İbrahim’in sırlarını gör,” dediği… Seyyit Nizamoğlu’na aşikâr kılınan sır bu olmalı:
Eğer aşık isen yare
Sakın aldanma ağyare
Düş İbrahim gibi nâre,
Bu gülşende yanar olmaz!

GÜL BAHÇESİ

Tasavvuf dilinde gülşen (gül bahçesi), fethedilmiş, yani açılmış, Allah’ın esma ve sıfatlarının tecellisine uygun hale gelmiş kalp anlamında kullanılıyor.
Kendi derdi yâdına gelmeyenlerin, ciğerleri ıstırapla, aşkla, başkalarının derdiyle yana yana büryan olanların gönül bahçesi.

“Hak ile hâk olanlara

Kendi özün bilenlere

Dost yolunda ölenlere
Kan pahası dinar olmaz.” diyebilenlerin.
Ateşin şiddetinden deryaların tutuştuğu bir zamanda tulumbasını alıp imdada koşanların…
Öyleyse meşrebi haliliye olanlar ekmek dağıtsın yoksullara. Hakikate, ateşe atılıp gül bahçesine düşenler şahitlik etsin.
Bu yangını su değil, ancak iyilik söndürebilir.

(1 Haziran 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

 

 

SÜFYANİYET ÇAĞINA HENDEK’TEN BAKMAK

Ne çok bugüne dair Hendek. Ne çok bize dair…

Gayz ve nefrette yekâhenk, “kimi bilmem ne belâ,” her çeşit düşmanın hücumunu durduran, meşru bir savunma hattı.

İyilikle kötülüğün arasını ayıran barışçıl bir sınır çizgisi.

En mahir süvarinin geçemeyeceği kadar geniş Atıyla düşenin çıkamayacağı kadar derin… Aşmaya kalkanların su-i akıbetlerine tarihin tanıklık ettiği/edeceği parlak bir kader levhası. Şiddetten başka mücadele metodu bilmeyenler için sürpriz bir karşılama.

Az ve zayıf masumların çok ve mütecaviz zalimlere karşı strateji zaferi.

Bir müminin Allah yolunda feda edebileceği şeylerin nihayet hududu.

Dişini sıkıp sabretmenin Everest’i.

Allah Resulü aleyhisselatü vesselamın kıyamete kadar gelecek bütün müslümanlara verdiği bir taktik dersi.

Şerrin hücumuna karşı bir sedd-i Zülkarneyn inşa yöntemi.

YOKLUĞU PAYLAŞMAK

Ne muhteşemdi o hendekte kazılmış birer arşınlık payı olması üç bin sahabenin. Kimsenin nasipsiz kalmaması.

Onarlı guruplar halinde ve bir yarış havası içinde, yılmadan ve yorulmadan, elbirliği ile çalışmaları.

Çileyi paylaşmaları.

Düşmanın gücünden ve çokluğundan korkmamaları. Ümitsizliğe düşmemeleri. Durup beklememeleri.

Sınırlarını zorlasalar da, tüm kaynaklarını tüketseler de yokluğa ve yoksunluğa takılmamaları. Ahd ü peymanlarını bir koro halinde yenileyip durmaları:

“Bizler o kimseleriz ki, Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) biat ettik. Hayatta kaldığımız sürece cihad edeceğiz.”

ONLARA ÖYLE YOKSULLUK VE SIKINTI DOKUNMUŞTU Kİ!..

İnananların tecrübe ettikleri sıkıntı ve mihnetler ağırdı.

Aç ve susuzlardı. Az ve teçhizatsız…

Malları ve mülkleri, yerleri ve yurtları kendilerini “bir hamlede” yok etmeye gelen bu zalimler tarafından gasp edilmişti.

Şerde ittifak etmiş deniz gibi bir düşman ordusu karşısında yapayalnızlardı.

Aralarında anlaşma olmasına rağmen, Kureyzaoğullarının ağır bir ihanetine uğramışlardı. Üstelik düşmanları, zorda kalınca kadın ve çocuklara saldırmayı planlayacak kadar ilkesiz ve insaniyetsizdi.

Kendi içlerindeki münafıkları kontrol altında tutmaları ve fitnenin yayılmasına izin vermemeleri gerekiyordu.

İkiyüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar çoktan ayrışmış,

“Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular.” diyorlardı. (Ahzab, 12) İçlerinden bazıları örgütlenmiş gibi: “Ey Medineliler! Tutunacak dalınız yok, geri dönün!” diyerek müminlerin kuvve-i maneviyelerini kırmaya çalışıyor, bazıları da peygamberden: “Evlerimiz düşmana açıktır.” gibi bahanelerle izin isteyip kenara çekiliyorlardı.

Cevher cürüfatından ayrıştırılıyor, “malları ve canlarıyla cihad edenler”in dereceleri ortaya çıkarılıyordu.

SEKİNE İNDİR ÜZERİMİZE!

“Zülzilû” tabiriyle anlatıyordu Kur’ân-ı Kerim, yaşadıkları sarsıntıyı:

“Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler.” (Bakara, 214)

Olmakla ölmek arasında bir yerde, bıçak sırtında duruyorlardı. Kıpırdayacak yerleri yoktu. “Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allah’tan, onların ümid edemeyecekleri birçok şeyleri umuyorsunuz. (Nisa, 104) diye teselli ediyordu Rableri onları.

Müminlerin ümid edip müşriklerin edemeyecekleri şeylerin başında geliyordu sekine. İlahi bir teyid gibi yüreklerine iniyor, ruhlarına sükunet veriyordu.

O nasıl bir vakar ve doygunluk haliyse:

”Allahım!” diyorlardı, “Kasem olsun Sen olmasaydın, biz asla hidayete eremezdik. Tasadduk edemez, namaz kılamazdık.

Sekine indir üzerimize! Ve eğer düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl.”

DÜŞMANLIKTA DOST OLANLAR

Müminler ne denli sakin, kararlı ve huzurluysa muhatapları da o kadar huzursuz, endişeli ve telaşlıydı.

Bu savaşa, kendilerinden gayet emin olarak gelmiş, Müslümanların işini bitirip vakit kaybetmeden geri dönmeyi hedeflemişlerdi.

Fakat işler umdukları gibi gitmedi.

Hakikate düşmanlık üzerine kurulu “sun’i ittifak”, süreç uzadıkça gevşeyip çözülmeye başladı. Çatışmalar çoğaldı. Gerilim arttı.

Başlangıçta lehlerine görünen bütün şartlar aleyhlerine döndü.

Yirmi dört bin kişilik bir orduyu doyurma maliyeti müttefik liderlerin boyunu aşmaya, rüzgarlar tersten esmeye başladı.

Kadınların sığınağına yapmayı planladıkları haince saldırı da Hazreti Safiyye’nin cesaret ve zekası sayesinde çöktü.

SARP YOKUŞU AŞMAK

Ve sonunda olan oldu..

Müşrikler, ordularını toplayıp hüsran içinde gerisin geri döndüler. Efendimiz aleyhisselatü vesselam, ”Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz, onlar gelemeyecekler.” diye buyurdu.

Sarp yokuş aşılmıştı artık. Zaman ve hadiseler Allah Resulünü (as) tasdik edecekti.

O gün de, bugün de…

Hendek’te Sahabe Efendilerimiz savaşmayarak savaştılar. Kan dökmeyerek galip geldiler. Sebeplere riayet ederek tevekkül ettiler.

Sabrın her çeşidiyle direnç gösterdiler. Sabit kadem oldular.

Bize, Efendimiz’in etrafında kenetlenerek zulme karşı mücadele etmeyi, bir savunma harbinin içinde binler zafer kazanmayı öğrettiler.

Rabbimiz bizi onların izinden ayırmasın!..

(25 Mayıs 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

HÜZÜN PADİŞAHTIR VE RAMAZAN UZUN YOLDAN GELİR

Tablo ağırdı. Musa’nın hükmüne razı olmayanlar, Firavun’un tahakkümüne mahkum, hallerinden gayet de memnun, şuursuz ve kalpsiz yaşayıp gidiyorlardı. Unutmayı seçenler hatırlamayı da unutuyor, mazisiz ve belleksiz kaldıkları için hamasetle idare ediyorlardı.

Kardeşlerini yaftalayıp düşmanlaştıranlar, kendilerini yeni bir kurtuluş savaşının mücahitleri olarak görüyorlardı. Annelerin sütü kesiliyordu nezarethanelerde. Zindanlardan masum iniltileri, evlerden küskün çocukların ahı yükseliyordu.

Gökten düşenin parçası bulunuyordu da, gönülden düşenin parçası bulunmuyordu. Görmeyen kendi karanlığında, gören gözyaşında boğuluyordu.
Hüzün padişahı mazlumların kalbine yerleşmişti bir kere. Başka bir şeyin orada hüküm sürmesine izin vermiyordu.

RAMAZAN’IN MERHABASI

Derken şehr-i Ramazan geldi ve canı gırtlağına gelmişlere “merhaba” dedi.
Doğum sancısı Hz. Meryem’i hurma ağacına dayanmaya zorladığı gibi, hüzün ağrısı, mazlumları Ramazan ağacına dayanmaya zorladı.
Hani, “Ah! N’olaydım,” demişti ya Hazreti Meryem, “keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem, 23)
“Ah ne olaydım!” diyorduk biz de, tahammülün eşiğinde, “Kendi kanımdan canımdan bildiklerimi zulmün yanında saf tutarken görmeseydim. Ahirette komşu olmayı dilediklerim yol kesicilere, kuyu kazıcılara dönüşmeseydi. Ülkemde haramiler kol gezmeseydi. Katiller, hırsızlar, işkenceciler ve tecavüzcüler himaye görmeseydi.

Muktedirlerin ikbali için savaşlar çıkarılmasa, komplolar kurulmasa, bunca cana kıyılmasaydı. Gencecik dimağlar kirli siyasetle zehirlenmeseydi. Zulmün eli çocuklara, bebeklere uzanmasaydı.

İnsan olma onuru korunsa, İslamiyetin hakkı verilseydi…
Keşke bu iş başımıza gelmeseydi de ben ölseydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olsaydım.”
“yâ leytenî küntü nesyen mensiyyâ.”

LÂ TAHZEN / ÜZÜLME

Ayetin devamında Hz. Meryem’e “La tahzen/üzülme” diye nida edilir. Bu hitabı Efendimiz’in (sav), Sevr’de, mağara arkadaşı Hz. Ebubekir’e seslenişi olarak da biliyoruz. “Üzülme Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 40)
“Derken, Ruh, ona aşağıdan şöyle seslendi: “Sakın üzülme!” dedi, “Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi. Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan: “Ben Rahman’a oruç adamıştım,” de! “o sebeple bugün hiç kimseyle konuşmayacağım” (Meryem, 24, 25, 26)

“La tahzen,” mumun tahtaya dayandığı yerde vicdan kulağıyla duyulan İlahî bir teselli nidası. Yüreklere indirilen bir sekine. Tüm zamanların mazlumlarına umumi bir sesleniş: “Üzülme!” diyor, “Bak Ramazan’a eriştin. Kur’an ayına. Haydi Kur’an sayfalarını kalbine doğru çevir. Sürpriz lütuflar üzerine dökülsün. Ayetlerin kerametiyle ikramlan. Alt yanında da oruç arkı var. Kana kana iç. Zalimlerin hücumuna uğrarsan “ben kine, nefrete, harama, yalana, oruçluyum” de!

SUSKUNLUK ORUCU TUT!

Suskunluk orucu tut. Hakikati duymak istemeyenler karşısında konuşsan da dilsizsin. Madem “ballar balını” buldun, bırak kovanın yağma olsun. Senden benliğin gittiyse, mekânının yağma olması sana zarar vermez. Canlar canını bulmak için canını yağma ettir.

Benlikler sussun ki beşikteki ruh İsa’sı konuşmaya başlasın. Aczin ve fakrın seni nihayetsiz kudrete ve rahmete raptetsin. “Taş taşlıktan geçmedikçe parmakta yüzük olmaz.” diyor Hazreti Mevlana. “Yüzük olmayı dileyen, yontulmayı göze almalıdır. Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Kaybettiğin her şey başka bir surette sana geri döner, merak etme.”
Çekilen bunca sıkıntı, diriltici bir nefesin habercisi. Seni savunacak ve koruyacak kimsenin olmadığı yerde hâmin ve velin Allah’tır. Sebepler susarsa nur-u Ehadiyet ışımaya başlar.
Hüzünler kulübesinde oturmuş ah u efgan eden Yakub’u kendine yoldaş edin. Hani “Ya esefa ala Yusufa / Vah Yusuf! Neredesin Yusuf?” diye diye gözlerine ak düşmüştü. Senin de gözünü açacak olan, zindandaki Yusuf’ların istikamet gömleğinin kokusu değil mi?

ACZİN VE FAKRİN LİSANIYLA DUA ET!

Taif dönüşü Efendimiz aleyhisselâtü vesselâmın aczin ve fakrın lisanıyla yaptığı duayı dinle:
“Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn!

Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin. Beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı?
Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin, arzu edilecek şekilde, daha ferah feza ve daha geniştir.

İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna duçar olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım.
Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

VE TEKRAR ET!

Ve kendi hüzün yılında, Ramazan-ı Şerif ikliminde, münkesir kalbini avuçlarının içine alarak…

Hizmet şehitlerini, zulme boyun eğmeyen masum ve mazlumları şefaatçi yaparak tekrar et:

“İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

(18 Mayıs 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

ASHAB-I KEHF’LE BULUŞMA

“Öyle güzeldiniz ve öyle çok birbirinize benziyordunuz ki!.. Hanginiz Yemliha’ydınız, hanginiz Kefeştetayyüş’tünüz, hiç bilmedim. Hepinizi gittikleri yeri manen yeşertecek Hızırlar olarak gördüm. Size hizmet etmenin telaşından yüzlerinize doya doya bakamadım. Dua ile tamamladım boşlukları, eksikleri tesbih çekerek giderdim.“Rabbim, ben onları tanıyamasam da onlar beni tanısınlar, hatırlasınlar!” diye yakarıyordum” dedi Aylin Abla. Gözlerinden yaşlar boşaldı.

Onu görünce heyecanlanan genç misafirini neden tanıyamadığını izah etmeye çalışıyordu.
“Hamd olsun hicret nasib oldu. O zaman imkanımız vardı, şimdi yüreğimiz, gayretimiz var. Bizi süfli dertlerle meşgul olmaktan alıkoyan ulvi bir derdimiz var. Siz varsınız. Emeklerimizi zayi etmeyen Rabbimiz var.” diye devam etti anlatmaya, bizi gönül sofrasına buyur ederken.
Aylin Abla hep Aylin Abla’ydı da, yoklukta tecelli eden varlığın ışıltısı hiçbir şeye benzemiyordu.

NEYİMİZ OLDUKLARINI BİLMEDİKLERİMİZ

Yaralıydı Aylin Abla. O, kaybettiği servetinin hesabını tutmasa da oğlu tutmuş, maaşları dahil, tüm mal varlıklarına el konulmasının faturasını anne babasına kesmişti.
Artık torunlarını da göremiyordu.
Sustuk…

Ne acıydı ki, bir firavunun ona ödettiği bedeli mazlumlardan tahsil etmeye çalışan tek kişi Aylin Abla’nın oğlu değildi.

Zulme boyun eğenleri gösterip neden onlara benzemediğimizi soran “yakınlarımız” vardı bizim. Anlamayan. Anlasa da anlamayan. Verdiğimiz cevapları dinlemek istemeyen. Hak verse de yanımızda durmayan. “Ama siz de…” diye başlayan ezberlerini tekrar etmekten vazgeçmeyen…

Aslında neyimiz olduklarını bilmediklerimiz!..

Bilmiyorduk, kardeşini aramaktan korkan bir ağabeyden geriye ne kalır? Geriye ne kalır, oğluna muktedirin ağzıyla terörist diyen babadan? Kaç yıllık hukuku heder ederek yaşamaya devam eden dostlardan?
Halâ anne midir, hapisteki evladına sahip çıkmayan anne, bilmiyorduk…

İşte Ramazan geliyordu. Bu insanlar nasıl iftar sofralarına oturacak, hangi orucu tutacak, camilerde kiminle cem olacaklardı, anlamıyorduk.
Belli ki gariplerin akçesi zulmün pazarında geçmiyordu.
Hikayelerimiz hep birbirine benziyordu. Kırık dökük cümleler kuruyorduk.

AŞK, KARDEŞLERİN İÇİN YORULMANDIR

“Üstad’ımın nasihatini tutuyorum” dedi Aylin Abla. “Ne geçmişin elemlerine ne geleceğin kaygılarına dayanacak gücüm var. Bulutların yağmur topladığı gibi sabır topluyor yüreğim, her gün yeniden. Hem şükrüme hem hizmetime devam ediyorum.” Zeliha Abla, şefkatle baktı arkadaşının yüzüne. Daha yeni tanışıyor olmalarına rağmen aralarında kalp ve ruh imtizacı vardı.

Hüznün kesafetini dağıtmak için olsa gerek, yüzünden eksilmeyen tebessümü ve bitimsiz enerjisiyle söze girdi:
“Aşk, yorgunluk benim için” dedi. “Hizmet ederken ne kadar yoruluyorsam o kadar artıyor şevkim, iştiyakım. Ne zaman dursam, yaşanan mağduriyetlerin ağırlığı çöküyor üzerime. Yüreğime kasvet basıyor. Oturmak yaramıyor bana. Bütün kötülükler ben dururken oluyor gibi bir hisse kapılıyorum. Teheccüte kalkıp dua edemesem ertesi gün daha karanlık bir dünyaya uyanıyorum. Rahatım zahmette benim. Başka türlü yaşayamıyorum.”

Genç misafir, bir Aylin Abla’ya, bir Zeliha Abla’ya bakıyordu hayretle.
İkisi de pasta börek yapıp satıyor, kazançlarını Türkiye’deki mağdur ve mazlumlara gönderiyorlardı. Zulüm tarihine her gün yeni sayfalar eklense de “az kaldığına“ inanıyor, kalan mesafeyi işaret ve baş parmakları arasıyla ölçmekten vazgeçmiyorlardı. Kötülükle mücadele etme yöntemleriydi bu onların.
Günah düşmekse, atalet çürümekti onlar için ve bunun hesabını verememekten korkuyorlardı.

GENÇ MİSAFİR

Genç misafire sorular sordu Zeliha Abla. O da darbeden sonra ailesiyle cebren hicret edenlerdendi. Donanımlıydı. Geldikten kısa bir süre sonra çalışmaya başlamış, kazancını mağdurlara vakfetmişti.
Bir şey yapmıyor gibi yapıyordu, ne yapıyorduysa.

Konuşur gibi susuyor, anlatır gibi dinliyordu.
Yaz tatilinde uzak eyaletlerden birinde bir üniversitede ders vermeye hazırlanıyor, ne

eşinden ve çocuklarından ayrı kalacak oluşuna, ne yaz sıcağında oruçlu çalışacak oluşuna bakıyordu.
Yakın ve uzak o kadar çok akrabası “içerde”ydi ki… O kadar çok meslektaşı, yol arkadaşı…

“Bin-ler-ce in-san”ın eşleriyle ve çocuklarıyla ihtiyaç içinde olduğunu, bilişlerin en hakikatlisiyle, mağduriyetlerini paylaşarak biliyordu.
O da Hazreti Meryem gibi bir Betül’dü de, bütün doğallığıyla dünyanın tozunu eteklerinden silkeliyordu.

SÜTÇÜ DERVİŞ

Aralarında, birbirine yakın iki eyalete süt dağıtıp gelirini mağdurlara gönderen genç bir derviş daha vardı. Kedisiyle yaşıyor, günde bir öğün yemek yiyor, her gün onlarca kapıyı çalıyordu.
Ona kimse soru sormadı.

Bilenler bilmeyenlere anlattılar şahitlik ettikleri menkıbelerini. Sebepler perdesi arkasında işleyen kudret ve rahmet elini gördüler.

VE KITMİR
Bu satırların yazarı da o mecliste “onlarla birlikte”ydi.
Biraz sonra yapacağı “muavenet” konulu konuşmanın kelimelerini unuttu. Seyir halindeydi.
O da bilmiyordu kim Debernuş, kim Sazenuş.
Fakat kendisinin Kıtmir olduğunda şüphesi yoktu.
“Rabbim!” dedi seslerin en çaresiziyle. “Cürmüme bakma! Kıtmir’i Ashab-ı Kehf’ten ayırmadın. Beni dünya da da ahirette de bu kardeşlerimden ayırma!”

(11 Mayıs 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

MASUMİYETİN SIZISI

                                                                        Halime Gülsu ve Esma Uludağ’a…

 İkinizi de tanıyor gibiyim. Öyle aşina ki iklimleriniz…Size dair bildiklerim, kalbimin bildikleri. Binlerce kardeşimin kendi yaşantılarıyla şahitlik ettikleri.

Gözsüzlere pinhan” olsa da, âleme bildirdikleri…

Genceciktiniz. Gözü yaşlı ama mütebessimdiniz.

Tertemizdi simalarınız…

KENDİNİZ OLMAKTAN VAZGEÇMEDİNİZ   

Dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getirmek için sarfettiğiniz çaba gürültüsüzdü.

Gitmeye hazırlanan bir misafir gibi yükte hafif, toprağa yakın yaşadınız.

Hiç alkış beklemediniz. Kimseye diyet borcunuz da yoktu.

İyiliği çoğaltmak için sergilediğiniz çaba kötülüğün taarruzuna uğradığında yolunuzdan dönmediniz.

Suçlandığınız şey olmadığınız çok aşikardı, ama sizi savunan çıkmadı.

“Şerrin mekaniği”ni bilmediğiniz için, kötülerin sizden ne istediğini anlamadınız. Size düşmanlık etme konusunda nasıl bir dil ve eylem birliği halinde olduklarını da…

Geri çekilmediniz.

Zulüm şiddetini ne kadar artırırsa artırsın vazgeçmediniz kendiniz olmaktan.

Durup seyretmediniz.

Bütün sertlikleri sessizce bağrınızda eritiyor, üslubunuzdan taviz vermiyordunuz.

Cefadan usansanız da cefa etmiyor, hiçbir vasfınızla size gadredenlere benzemiyordunuz.

Evvelden beri “başka türlü”ydünüz de Süfyaniyet çağıyla sınanacağınızı henüz bilmiyordunuz.

MAŞERİ VİCDANA GÜVENİYORDUNUZ

“Medenilere galebe çalmak ikna iledir” diyordu ya Üstadınız. Karşınızda medeniler yoktu. Batılı hak, hakkı da batıl gösteren aldatıcılarla, hakkı ve batılı birbirinden ayırd edemeyen ahmaklar arasında kalmış gariplerdiniz.

Hakikatli cümleler kurmaya, hem uyarıcı hem hatırlatıcı olmaya çalıştınız, fakat faydası olmadı. Siyasetin şamata ve gulgulesinde yitip gitti sesiniz.

Günahı asrın gereği olarak görenler, sizin asr-ı saadete aşk derecesindeki bağlılığınızdan rahatsız oldular.

Yolunuzu tıkadılar. Canınızı yaktılar. Size kan kusturdular. Sükunetinizi bozmadınız.

Yok edilmeye çalışıldıkça parladı cevheriniz.

“Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler” diyordunuz soranlara. Islaha kabil olan herkes ıslah olsun istiyordunuz.

Kalbe giden tüm yollar tıkalıydı, ama siz hala maşeri vicdana güveniyordunuz. Duygularınıza takılıp kalmıyor, amelinizi neticeye bağlamadan iradenin hakkını vermek için çabalıyordunuz.

GELECEĞİN İKLİMLERİNDE DOLAŞIYORDUNUZ

Size gadredenler Efendimiz aleyhisselatü vesselamın üzerine işkembe koyan müşriklerle aynı kumaştandı.

Bilal-i Habeşi’ye “Kara karga” diyenlerle aynı üslupla yaftalıyorlardı sizi.

Hazreti Hatice gibi, maddi manevi mahrumiyetleriyle hırpalansanız da yüreğinizi mazlumlara mekan kılıyor, imkan ve kabiliyetlerinizi seferber ediyordunuz.

İçli köfteler yapıyor, alan olursa parasını mahpus yakınlarına gönderiyordunuz.

Oysa siz de mağdurdunuz.

Sermayeniz hünerinizdi. Elinizde avucunuzda bir şey kalmamış olmalı ki artık kendinizden veriyordunuz.

Uhud’da Nesibe, Kerbelâ’da Zeynep’tiniz de “Güzel netice müttakilerindir.” (A’râf 128; Kasas 83) ayetine iman ederek hâlin kaosundan kurtuluyor, geleceğin iklimlerinde dolaşıyordunuz.

YÜRÜYORDUNUZ

Bir yandan yürüyordunuz. Yollar çamurlu, sular taşkındı.

Yürüyordunuz, yükünüz ağırdı.

Çocuklarınızı güvenli bir limana ulaştırmak için yürüyordunuz.

Ruhunuzun ufkuna yürüdüğünüzün farkında gibiydiniz.

“Rabbimiz çok büyük ve biz O’nun kudretine dayandık.” diyordunuz, gözyaşlarınız yanaklarınızdan yağmur gibi süzülürken.

Ağlayarak babasının üstünü başını temizlemeye çalışan Hazreti Fatıma’ya, “Üzülme kızcağızım, Allah babanı zayi etmeyecektir.” diyen Efendimiz aleyhisselâtü vesselâmı hatırlatıyordunuz.

O kadar güzel, o kadar berraktınız.

MASUMDUNUZ

Zulmün son perdesiydi masumiyetle savaşmak.

İyiliğe karşı savaş açanın kazanma ihtimali olsa da, kimse masumiyet karşısında galibiyetini ilan edemezdi.

Çünkü masumiyetle savaşmak, hamile kadınlarla, kundaktaki bebeklerle savaşmak demekti. Silahını hastalara ve yaşlılara doğrultmak. Çocuklarını emanet ettiğin öğretmeni “terörist” diye karalamak. Tankla güvercin avına çıkmak demekti.

Adını, kadın ve çocukları öldüren Amnofis’le, Ashab-ı Uhdut’la, Yezid’le yan yana yazdırmak demekti.

Vicdan ki masumiyetin dilinden kaçamazdı, bunca mazlum maşeri vicdanı uyandıramazsa hiçbir şey uyandıramazdı.

Allah savunmasız kalan masumları birer birer yanına alır, zalim kavimleri de aç kurtlar gibi birbirlerini yemeleri için mühürlenmiş kalpleri ile baş başa bırakırdı.

GÖÇMEK İÇİN BAHARI BEKLEDİNİZ

Öylece aldı sizi Rabbiniz.

O azgın güruhun kabalığına, hoyratlığına dayanamayacak kadar inceydiniz.

Hayatla ölüm arasında defalarca gidip geldiniz.

Ömrünüzün baharındaydınız ve bir bahar özlemiyle yaşıyordunuz ya, göçmek için baharı beklediniz.

Tabiat gayb aleminden şehadet alemine doğru açılırken, siz şehadetten gayba açıldınız.

Zalimlerin adlarını hesap defterine kim bilir kaçıncı kez “katil” diye yazdırdıklarına dönüp bakmadınız. Rabbinizin vaadleri karşısında sermesttiniz.

Aylardan Şaban’dı. Miraç’tan sonra Beraat’ti.

“Masumiyetin sızısı”nı bıraktınız, susmamış vicdanlara.

Dünya ile ukba arasındaki o incecik perdenin öbür tarafına geçtiniz.

(4 Mayıs 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)

İTİNAYLA İFTİRA ATANLARIN PÎRİ…

Firavun’u gücü, Karun’u serveti, Haman’ı zekâsı zehirlemişti.

Onu rekabet duygusu, görünme arzusu, alkış ve iltifat tiryakiliği zehirledi.

Hakikatten önce o hakikatin kendisiyle temsil edilmiyor oluşuna itiraz etti.

Aşağılayıp karaladığı “sıradan” insanlarla aynı cenneti paylaşmaktansa cehenneme gitmeyi tercih etti.

Kendisini seçmeyen bir Allah’a iman etmek istemedi.

Aklına sığıştıramadı, “Taif’te Urve b. Mesut, Mekke’de Velid b. Muğire gibi peygamberliğe daha layık isimler varken, nasıl oluyor da Ebû Talib’in yetimi gibi fakir ve kimsesiz bir insan peygamber olabiliyor?

Şeytan’ın Hazreti Adem’le sınanması gibi “insan-ı kamil”le sınandı.

Yoklukla değil, varlıkla imtihan edildi.

Kendine takıldı.

Ebedi hüsrana uğrayanlardan oldu.

ZAAFLARIN PERÇEMİ

Biliyordu. Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu gayet iyi biliyordu. Gelişmiş bir şiir zevki, güçlü bir hitabet yeteneği vardı. “İçinizde şiiri, kasideyi ve cin sözlerini benden daha iyi bilen biri yoktur. O’nun söylediği bunların hiçbirine benzemiyor” diyordu.

Resûl-i Ekrem’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşmış, İlahi beyanı dinlemiş, sözden iyi anladığı için de Kur’ân’ın ifadelerinin tesirinde kalmış ve O’nun bir beşer kelâmı olamayacağını hissetmişti.

Fakat manipüle edilmeye o denli elverişliydi ki… Ebu Cehil, kendinden gayet emin, “Ben onun hakkından gelirim.” diyor ve hakkından da geliyordu.

“Ey Velid! Kavmin sana vermek için mal topluyor. Çünkü sen Muhammed’den bir şeyler elde etmek için O’nun yanına gidiyormuşsun!” gibi bir taciz atışı karşısında kolayca kibrine yenik düşüyordu.

Yalnız kaldığında konuşturabildiği vicdanı ikinci bir kişinin yanında dilsizdi.

Artık hakikati reddetmesi yetmiyor, bir de ona küfretmesi gerekiyordu ki kendini ispatlasın. Düşmanlık etmesi gerekiyordu ki zihinlerdeki imajını tazelesin.

Zaaflarının perçeminden yakalanmıştı bir defa.

Tarihin bütün münkir ve münafıklarıyla aynı şeyleri mırıldanmaya hazırdı.

Küstahlıkta, Efendimize “ebter” diyen As bin Vail’le, eblehlikte, bir kemik parçasını gösterip “Bu mu dirilecek?” diye soran Übey ibni Halef’le yarışabilir; dilerse Ebu Cehil gibi “Getirin zakkumu, pişirip yiyeyim!” diye saçmalayabilirdi.

O da firavunlardan bir firavundu en nihayetinde.

Hepsiyle aynı kumaştandı.

HAKİKATİ EĞİP BÜKEN BİR İFTİRACI

Velid b. Muğire bir prototipti. Hakikati eğip büken, onu alaya alan ve kahr olası hükümler veren bir iftiracı prototipi.

“O iftirayı attık tutmadı, bu iftirayı attık tutmadı. Şöyle dersek tutturabiliriz” diye kafa yoranların üstadı, pîri.

Sahil-i selâmete bir adım kala ökçeleri üzerine gerisin geriye dönüveren, bunun için de Cenâb-ı Hakk’ın, Ben onu sekara (Cehennem’e) sokacağım” (Müddessir, 26) diye buyurduğu talihsiz…

Attığı iftiranın inandırıcılığı ile övünen belagat ustası…

Kalkıp kavminin toplandıkları yere geldi.

“Siz, ‘Muhammed mecnun!’ diyorsunuz; O’nda hiç cinnet emaresi gördünüz mü? ‘Kahin!’ diyorsunuz; O’nu hiç kahinlik yaparken müşahede ettiniz mi? ‘Şair!’ diyorsunuz; O’nu hiç şiirle uğraşırken ve şiir söylerken gördünüz mü? ‘Yalancı!’ diyorsunuz; O’nun hiç yalan söylediğini duydunuz mu?” diye şaşkınlık uyaran sorular sordu.

Orada bulunanlar, ”Hayır. Ama peki öyleyse O nedir?” dediler.

Velid, “Durun bir düşüneyim!” dedi.

BU NASIL BİR ÖLÇÜP BİÇME?

Kur’an bu düşünüp taşınma, ölçüp biçme ve sonra da bir hüküm verme halini bütün jest ve mimikleriyle tasvir ediyor:

Zira o, düşündü taşındı, kendince ölçtü biçti.

Canı çıkasıca, bu ne biçim ölçüp biçmekti!

Kahrolası nasıl (ölçüp biçti) ve nasıl ölçtü biçtiyse!

Sonra (başını kaldırıp halka) baktı.

Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.

Sonunda da, kibrini yenemeyip sırt çevirdi.

‘Bu (Kur’ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir.

Ve bu, insan sözünden başka bir şey değil” (Müddessir, 18-25).

Kur’an’ın çizdiği tabloda bu “kahrolası ve sonra yine kahrolası” adam alabildiğine tiyatral. Yapmacık, zorlamalı. Alaycı bir ciddiyeti var. Zihnini yoruyor, sinirlerini geriyor, alnını kırıştırıyor, yüz hatlarını ve mimiklerini oynatıyor.

Düşünüp taşınıyormuş, ölçüp biçiyormuş gibi yapıyor.

Aslında Kur’an’ı karalayacak bir söz söylemeye hazırlanıyor.

Sözün tesirini arttırmak için sessizlik efekti veriyor.

Ortamı önce gerip sonra rahatlatmak istiyor.

Başını kaldırıp halkı süzüyor. Söyleyeceği şeyi merak etmelerini istiyor.

Kaşlarını çatarak ve yüzünü asarak derin düşünceye dalmış gibi gösteriyor.

Ve hakikate sırtını dönerek veriyor hükmünü.

ASRIN VELİDLERİ

Gerçek olan şu ki, Velid b. Muğire aslında bu şeytani tiyatroyu zamanın kürsüsünde sergilemeye devam ediyor.

Üzerinden on dört asır geçse de sahneden inmiyor.

Hala yüzünü ekşitip kaşlarını çatıyor. Ölçüp biçiyor.

Hakikati değil, kendini mahkum ediyor. Müminlere değil, Allah’a savaş açıyor…

Ve biz Kur’an’ın irşadıyla teşhis ediyoruz onu.

Mimiklerinden, kurduğu cümlelerden, dönüp alkışçılarına bakışlarından anlıyoruz kim olduğunu.

Süfyaniyet asrının özneleriyle benzerliğinden tanıyoruz.

İbretle seyrediyoruz, “sarp mı sarp yokuşlar”a sürülüşünü.

Susup kenara çekiliyor, hükmü Rabbimize bırakıyoruz:

“Mal ve ailesiz, tek olarak yarattığım, sonra çok çok mal, servet ve etrafında dolaşan oğullar verdiğim, her türlü imkanı önüne serdiğim, o adamın hakkından gelmeyi sen Bana bırak” (Müddessir, 11-14).

(27 Nisan 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)