AZİZLER VE ZELİLLER

Alkışlamak zorundadır, muktedirin ne dediğine bakmadan, evvel ve âhir diyet borcu olanlar.

Alkışlamak zorundadır, nefsi, istikbali ve çoluk çocuğu adına her minneti kabullenenler.

Korku, açgözlülük, tenperverlik, rahata düşkünlük gibi zaaflarından dolayı dillerini yutanlar. El etek öpenler.

Zalimin zilletini perdeleyip izzetmiş gibi göstermek onların başlıca görevidir çünkü. İkbal ve istikballeri ona bağlanmıştır. O bağı koparıp atamazlar.

“Eşkiyalığı ile kim övünür? Bütün dünyanın gözleri önünde öğretmen kaçırmak nasıl bir güç gösterisidir? Altı yüz polisle ev kadınlarına operasyon yapmak da nedir?” diye soramazlar.

Düşünmezler “savunmasız insan avı”na devlet gücüyle çıkmanın ne tür bir “operasyon” olduğunu.

Firavun’un yolunun Kızıldeniz’e kadar olduğunu bilmeyecek kadar cahil, Firavun’un peşinden ayrılmayacak kadar efsunludurlar.

Akıbetlerinden endişe etmemenin laneti içinde mutlu, dünyayı da cenneti de kimseye bırakmamakta kararlıdırlar.

Kendilerini Kur’an ve sünnetin mizanıyla tartamadıkları için esfeliyetin bu denlisine tarihin şahitlik edip etmediğini sorgulamazlar.

ZALİMİN ZİLLETİ

Bediüzzaman, İşarâtü’l İcaz’ın münafıklar bahsinde, imanın zıddı olan nifakın üç karakteristik özelliğini sayar: Birincisi zillettir. İkincisi, ifsada meyletmek. Üçüncüsü, başkalarını tahkir etmekle gururlanıp zevk almak.

Üçü de gözlemlenebilir, izleri sürülebilir vasıflardır bunların ve öznelerini hangi coğrafyada olursa olsun ele verir.

“Seddü’l ebvâb”la, yani hayır kapılarını (okul, yurt, dersane, gazete, dernek…) kapatmakla iftihar edenlerin tarihin bütün bozguncuları ile benzeşmesi bu yüzdendir.

“Elbise giydirilmiş kütükler veya duvara dayanmış keresteler” gibidirler (Münâfikûn, 4). Kalıplarına ne giyerlerse giysinler kalplerinin yokluğunu perdeleyemedikleri için “sahte ve tuhaf” olmaktan kurtulamaz, yüzlerine vurulmuş zillet damgasını silemezler.

“Hain korkak olur” hükmünce, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, komplo teorileriyle beslenirler.

“Din adına kinlerini zahir kılar,” yani vahşi içgüdülerini din üzerinden tatmin etmeye, kinlerini meşrulaştırmaya çalışırlar.

Kaba kuvvetle ezdiklerini tahkir eder, aldıkları zevki yığınlarla paylaşırlar.

“Böyle hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevki hapishane olsa gerektir.” der Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfî’de.

Ve ilave eder: “Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.”

Daha sonra, “mazlumiyet ve zalimiyet” kelimelerinin yerine “izzet ve zillet”i koyarak tekrar edecektir hükmünü (Mektubat).

MAZLUMUN İZZETİ

Cümlenin, “izzetle ölümü, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.” şeklinde yeniden kurulması önemlidir, zira her zalim zillette olsa da, her mazlum izzette değildir.

Tiranların tahakkümü altında ezilen halklar mazlum da olsalar, çoğunluk itibari ile izzette kalamaz, varlıklarını sürdürebilmek için zulme eklemlenmeyi tercih ederler. Mazlumiyetin mazuriyeti vardır pek çoklarının nazarında.

Zulmün mühleti uzayıp mağduriyetler arttıkça “aziz olmak” zorlaşır. Kader herkesi bir zalimin eliyle tercih yapmaya mecbur eder. Safları belli olanların sıfatları netleşip keskinleşir. Kimse “kenarda” kalmaz.

Müminler her gün biraz daha mümin, münafıklar her gün biraz daha münafıktır artık.

Mazinin satırları arasında yan yana hizalananlar, Hazreti Nuh’la oğlunun, Hazreti Lut’la karısının birbirinden ayrıştığı gibi ayrışır.

Ancak kayıplarının hesabını yapmayanlar, mağduriyetlerini diğer mazlumlara fatura etmeyenler ve zulmü savmak için bile olsa zulme düşmeyenler izzetlerini koruyabilir.

İtirafçılık başlığı altında iftira edenler, kezzap muktedirlerin attıkları iftiralara kananlar, geçmişte yaptıkları iyiliklere pişman olanlar, eteklerindeki taşı dökmek için musibet zamanını bekleyenler ve atf-ı cürümde bulunanlar mazlum da olsalar zalimin zilletinden pay alırlar.

İZZET ALLAH VE RESÜLÜ’NÜN VE MÜMiNLERİNDİR

Nifak gibi, imanın da ölçülebilir üç karakteristik özelliğini tanımlar Bediüzzaman: İzzet, şefkat ve hakikate hürmet.

Ne münafıkların hakaretleri, ne secdede iken sırtına konulan işkembe, ne Taif’te taşlanması, ne de müşriklerin onu yurdundan çıkarması Efendiler Efendisi aleyhisselatü vesselamın izzetinden ve şefkatinden bir şey eksiltmiştir.

Öyleyse hiçbir mağduriyet Allah yolunda olanları zelil kılmaz, acılaştırmaz.

Derdest edip götürülseler, bileklerine kelepçe takılıp saçları başları dağınık teşhir edilseler, hücreye atılıp işkence görseler, cenazelerini gömecek mezar yeri bulamasalar, bir dilim ekmeğe muhtaç bırakılsalar da dinlerini dünya karşılığında satmayanlar azizdir.

Onların zulme boyun eğmeyişleri hakikate hürmetlerindendir.

Dost ve arkadaşları arasında da birer şefkat kahramanıdırlar.

Münafıklar, ‘Medine’ye bir dönelim; göreceksiniz aziz olan, zelil olanı oradan atacaktır.’  deseler, nifaklarının gereği binbir türlü komplo kursalar da,

“İzzet, Allah’ın, Resûlü’nün ve müminlerindir.

Ne var ki münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 8)

(6 Nisan 2018 tarihinde TR724 haber sitesinde yayınlandı.)