NE YAPARSAN YAP BENİ KENDİNE BENZETEMEYECEKSİN!

“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek haberini oku:

Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti.” (Mâide, 5/27)

Yeryüzünde, sadık olanla yalancı olanın birbirinden ayrılması “kurban sınavı” ile başlar. Maktul olan Hâbil, sürüsünün en güzelini seçip Allah’a kurban eder. Katil olan Kâbil’se mahsulün kötüsünü ya da sürünün cılız olanını kurbanlık olarak ayırır. Ve sonrasında, Rabbine karşı nankörlüğünü muhasebe etmeye yanaşmayan tüm nefislerin atası olarak, reddedilen ihlassız amelini kıskançlığa dönüştürür.

Kardeşine, “Seni öldüreceğim” der.

Bu tehdit karşısında Hâbil’in verdiği cevap, zalimlerin saldırısına uğrayan tüm hakperestlerin ortak tepkisidir: “Ne yaparsan yap, beni kendine benzetemeyeceksin!”

Önce, “Allah ancak müttakilerden kabul buyurur.” diyerek hakikate tercümanlık eder. Sonra da karakterinin gereği olan şu çok önemli cümleleri kurar:

“Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da ben seni öldürmek için el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” “Ben isterim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!” (Maide, 28-29)

“Nefsi Onu Kardeşini Öldürmeye İtti.”

Kâbil, bu kerteden sonra artık geri dönüşsüz bir şekilde haset ve kıskançlığının, kin ve nefretinin esiridir. Galeyana gelmiş bir öfke ile kardeşini düşmanlaştırmış, akabinde de onu yok etmeye azmetmiştir. Adalete davet edilmek, sadece hırsını kamçılar, nefretini arttırır. Hatta Hâbil’in sakin tavrından bile gayz duyar. Nefsi ona yok etmeyi ve tahrip etmeyi kolay gösterir:

“Nefsi, onu kardeşini öldürmeye itti. O da onu öldürüp ziyan edenlerden oldu.” (Maide, 5/30)

Efendimiz (sav) bu cinayetle ilgili şöyle buyurur:

“Zulümle öldürülen her insanın günahından Âdem’in ilk oğluna da mutlaka bir pay ayrılır. Çünkü o, insan öldürme çığırını ilk başlatan kişidir” (Buhari, Enbiya 1)

Zalimler, Yalancılar ve Cimriler Allah’tan Uzak Olanlardır

Kurban, “kurb” yani yakınlaşma kökünden gelir. Oysa zalimler, yalancılar ve cimriler Allah’tan uzak olanlardır. Allah yolunda feda edemedikleri ile nifaka düşer, yalancı ve sadığın ayrıldığı bir “yakınlık” sınavında elenirler. Allah’tan uzaklaştırıldıkları kadar da hakkaniyetten, adaletten, merhamet ve şefkatten uzaklaşırlar.

Bediüzzaman, en çok tekrar ettiğimiz dualarından birinde “Bizi senden uzaklaştırarak cezalandırma.” der. Zira Allah’tan uzaklık, cezaların en büyüğüdür.

Kur’an’da kurban, bir yakınlık (haliliyet) imtihanı olarak tekrar karşımıza çıkar. Bu kez özneler, gördüğü rüyanın işaretiyle oğlunu kurban etmeye karar veren Hz. İbrahim ve babasının gördüğü rüyayı tasdik için tereddütsüz “Babacığım sana ne emrediliyorsa onu yerine getir. İnşallah beni (Allah’ın emrine itaat hususunda) sabredenlerden bulacaksın. (Saffat, 37/102) diyebilen bir çocuk, Hz. İsmail’dir. Ayette geçen “babacığım” hitabı, aralarındaki şefkat ve yakınlığı göstermesi bakımından dikkate değer!..

Fakat bu sınavın gözden kaçırılmaması gereken bir “evvel”i var:

İbrahim Olmak

Gördüğü rüya ağır olsa da, emrolunduğu şey Hz. İbrahim’in ilk sadakat sınavı değildi. Sebeplerin tesirinin olmadığını “ayne’l yakin” biliyordu. Ateşe atılırken hiç tereddüt etmemiş, ateşe, “Ey ateş! Serin ve selametli ol” emri onun için verilmişti. Kendisi de, eşi Sare de çocuk sahibi olamayacak kadar yaşlı olmalarına rağmen bir evlatla müjdelenmişlerdi. Yakanın ateş olmadığını bildiği gibi, kesenin bıçak olmadığını da biliyordu. O yüzden bize düşen, bu tabloyu vahşet ve dehşetle değil, nazar-ı ibret ve tefekkürle seyretmek olmalı. Bediüzzaman’ın birinci ve ikinci Lem’ada Hz. Yunus ve Eyüp aleyhisselamın kıssaları üzerinde yaptığı okumayı tüm peygamber kıssaları üzerinden yapabilmek, bu tabloyu kendi hayatımız üzerinden hakikate uyarlamak ve bizi “kurban” eyleminde düşünmeye sevk edecek sorular sormak mümkün:

Bıçağı boynuna dayadığımız kurban nefsimiz, ya da Allah yolunda feda etmekte zorlandıklarımız ve semadan inen koç, asi nefsimizin kesilecek bir hayvan karşılığında temizlenmiş olarak bize yeniden bağışlanması olabilir mi?

Kestiğimiz her kurban (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin Veda Haccı’nda yaşı kadar, yani 63 kurban kestiğini biliyoruz) bir nefsi kurban olmaktan azad etme duası olarak okunabilir mi?

Biz de kurbanımızla esbabın tesirsizliğine ayne’l yakin makamında şahitlik ediyor, böylece tüm sebeplerin sukut ettiği bir zaman diliminde Rabbimizin marifetine erişiyor olabilir miyiz?

Kurbanlık hayvanların kanlarını akıtmakla, lisan-ı halimizle Hz. İsmail gibi Rabbimize teslim olduğumuzu mu ilan etmiş oluyoruz?

Fuzûlî’nin dediği gibi “Cânımı isterse cânan minnet cânıma/ Can nedir ki ânı kurban etmeyim cânanıma” yakınlığı, bize sahip olduğumuz her şeyi Allah’a adayarak bakileştirme bilinci kazandırıyor olabilir mi?

Rabbine itaat edip, tam bir teslimiyet içerisinde dini yaşamanın “elde kor tutmak” gibi olduğu böyle bir zamanda bizim sadakat sınavımız da Muhammedî ahlakın temsilcisi olmak mı?

Milletin selameti uğruna, tüm mağduriyet ve mahkumiyetlere rağmen, evlatlarını hicrete ve hizmete gönderen anne ve babalar da İbrahimî ruhun temsilcileri mi?

Sırf zulme boyun eğmedikleri, “katil” kardeşlerine benzemeyi reddettikleri için hapsedilen, işkence gören, bir şaki gibi takip edilen, malları gasp edilen mazlumlar zamanımızın Habilleri mi?

Zamanın Kabillerine Cevabımız

Hz. İbrahim sadıklardan oldu. Rabbimiz mükâfat olarak ona, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım” dediğinde “neslimden de” diye münacatta bulundu. (Bakara, 124) Allah, peygamberliği Hz. İbrahim’in soyuna münhasır kılarken Hz. İsmail’i, iki cihanın fahri, Efendiler Efendisi Hz. Muhammed’i netice verecek kudsi bir silsilenin babası olmakla mükâfatlandırdı.

“Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık ki o da, bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir: “Selam olsun İbrâhim’e! Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Gerçekten o Bizim tam inanmış has kullarımızdandı”. (Saffat, 108-111)

Kurban’ın bir sadakat sınavı olarak tarihi seyrini tekrar ettiği böyle bir zamanda, onu başka gönüllere ulaşma adına bir vesileye dönüştürme gayreti, zamanın Kabillerine karşı cevabımız olsun!..
11 Eylül 2016, Pazar