ZULME VERİLECEK CEVABIN YOKSA SEN DE YOKSUN!

Her şeyin kendi sınırlarını aşıp taştığı, acının yüreği, anlamın kelimeleri yırtıp geçtiği “ifritten” bir zamanı yaşıyoruz nicedir.

Kimsenin köşesine çekilip dilsizleşmeye hakkı yok.

Anlamakla ve anlatmakla yükümlüyüz.

“Büyük” bir tarihi, “küçük insan öyküleri” ile okuyup yazıyoruz.

Varlıkla yokluk, ümitle tahammül, öfkeyle merhamet, bugünle yarın arasında gidip geliyoruz.

Olamazsak, aklen ve kalben, fıtraten ve vicdanen öleceğimizi biliyoruz.

Biliyoruz yaşatamazsak yaşayamayacağımızı.

Görmezsek körleşeceğimizi, işitmezsek sağırlaşacağımızı ve akl etmezsek geri dönülmez bir şekilde ahmaklaşacağımızı…

Kimse masun değil.

Kimse mazur değil.

SINANMIŞLIĞIN ŞİDDETİNDE DEĞİLLENEN KELİMELER

Fakat hakikati biliyor olsak da, ne yazık ki onun “Bilmeyen ne bilsin bizi/ Bilenlere selam olsun!” diyerek selam gönderdiklerimizin kalp aynalarına nasıl aksettiğini bilmiyoruz.

Bir aksinin olup olmadığını da…

Soframıza oturup sohbetimizde bulunanların hangi utanç perdesinin ardında saklandıklarını bilmiyoruz mesela.

Tercihlerinin sonuçları ile yüzleşip yüzleşmediklerini de…

Günler aylara, aylar yıllara evriliyor da konuşmasını beklediklerimiz halâ sessizliğini koruyor.

En çok da “umduğuna” küsüyor gönül. “Elbet bir gün buluşacağız!” diyene, “Bu böyle yarım kalmasın için ne yaptın?” diye haykırmak istiyor.

Yerli cümleler yersizleşiyor. Hislere tercüman olan kelimeler bir sınanmışlığın şiddetinde değilleniyor. Verilen sözler iradi bir unutulmuşluğa terk ediliyor.

Duygular ekşimeye başlayınca yol bulup arşa yükseliyor sitemler.

Yaşanmışlıklar, paylaşılmışlıklar heder edilirken haklar ve hukuklar da bile isteye ehil olmayan ellere emanet ediliyor. Peşinden gidilmiyor, arkası aranmıyor…

Akrabalık bağları bile gevşeyip çözülüyor. Ana babalar evlatlarına yabancılaşıyor.

Söylemenin tesiri olmasa da söylemek istiyor insan. Bu sağırlığa sadece gönül değil vicdan da razı olmuyor.

“Sorulmayınca” iltihap topluyor yaralar. Sesi duyulmayınca derinleşiyor mazlumun yalnızlığı. Bildiği halde bilmezlenenler, tanıdığı halde görmezlenenler, nice acı kahvelerin hatırını feda edenler zorlaştırıyor “insan olma”yı.

İlişkilerin de paranteze alınıp bekletilebileceğini sanıyor bazıları. Hislerin dondurulabileceğini. Sevginin mazeretle sıvanabileceğini. “Nerede kalmıştık?” diyerek yola devam edilebileceğini…

KENDİNDEN UZAK DÜŞMÜŞLÜĞÜN MESAFESİ

Dostların attığı güllerle inciniyor Hallâc-ı Mansurlar. Gözler, şehrin en uzak ucundan koşarak gelen Habib-i Neccârları arıyor. “Ne o, siz bir insan “Rabbim Allah’tır” dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz?” (Mümin, 28) diye sorma cesareti gösteren Mümin-i âli firavunları, Ebubekirleri duymak istiyor kulaklar. Vicdanlar bedel ödemekten korkmadan hakikati haykıran Emile Zola’lar bekliyor…

Ve Hazreti Mevlânâ’nın dilince, “dinlemek”le başlıyor insan olmak…

Zira ancak “insanın hikâyesi”ne açılmak sana, kendinden uzak düşmüşlüğün mesafesini ölçtürüyor.

“Dile kulaktan başka müşteri yok.” diyor Hazret. Dinlemezsen anlayamaz, kendi kalbine yol bulamazsın.

Ancak dinlersen bir hikâyenin hem şahidi hem anlatıcısı olabilirsin!

Ruhun tarihi senin tarihin; muktedirleri ilgilendirmez. Sen neden muktedirlerin tarihinin peşindesin? Zulme karşı özgürlüğünü yalnızca ezilmişlerin sesine kulak vererek kazanabilirsin.

Hatırla ki, hiçbirimizin sırrı feryâdımızdan uzak değil!..

Kendine yazık etme de aç kulaklarını.

DUYDUKÇA DEĞİL SUSTUKÇA ÖLÜYORSUN!

DİNLE!

Ney gibi inleyen gönüllerden.

Hikâyeti de dinle, şikâyeti de.

Mademki insansın, işitmenin mesuliyetinden azade değilsin. Duydukça değil, sustukça ölüyorsun.

Hapisteki binlerce insanın hikâyesini dinle. Onların ailelerinin, çocuklarının hikâyesini. KHK ile işinden atılanların. Bir şaki gibi ihbar edilenlerin. Tüm kapılar yüzlerine kapatılanların. Çoluk çocuk fişlenenlerin. Rızıkları kesilenlerin. Tek çaresi kaçmak olanların. Bir belirsizliğe yelken açanların. Tuzağa düşürülenlerin. İftiracı olmaya zorlananların. İşkence görenlerin. Ölüme terk edilenlerin, katledilenlerin…

Üç aylık bebeğini kucağından Meriç’in sularına düşüren annenin öyküsünde duy, evrenin tüm annelerinin acısını. İnsan kaçakçılarına para yetiştiremediği için çocuklarından birini yanına alıp diğerini geride bırakan babanın yüreğinde topla tüm hüzünleri. Hapisteki anne babasına bayram ziyaretine giden çocukların peşine takıl da gör, gözsüzlerden gizlenenleri…

Altında kalır, ezilirim diye korkma! Mazlumun sesine kulak vermediğin için zalimin şamatasında boğuluyorsun.

Güce tapıcıların gulgulesi tüm sesleri boğsa da,” kalp kulağı” kelimeleri ateşinden tanır.

Kimin sesinde ıstırabın ateşi yoksa ondan yüz çevir.

Kapalı kapılar ardında kurduğun cümleler seni kekemelikten kurtarmıyor. “Ayarlı vicdanlar” gibi bazılarının acılarına ses verip bazılarının acılarına kulak tıkamak da…

Günahın içinden yol bulmuş küfre gider gibi gidiyorsun bahanelerin içinden zulme. Sustukça ve mazeret ürettikçe zalimin rengine boyanıyor, gün geçtikçe ona daha çok benziyorsun.

“Geçen yılın kelimeleri geçen yılın diline aittir.” der T. S. Eliot. “Yeni yılın kelimeleri yeni bir ses bekler” daima. O sesi bul. Düne ait kelimeleri dünde bırak. Cesur ol ve bugün bize dünü unutturacak şeyler söyle.
Zulme verilecek cevabın yoksa sen de yoksun.

Var olmayı seç!

(5 Ocak 2018’de TR724 sitesinde yayınlandı.)